27 Aralık 2010 Pazartesi

temizlik hastası oluyorum oluyorum, oldum.

Bir insan evladı 1'de yatıp 8.30'da temizlik yapmalıyım, çamaşırlarımı yıkamalıyım, koş kız koş! şeklinde kalkıyorsa sonu kötüdür. Çamaşır suyuna boğdum odayı, kıyafetlerimi de deterjana ve yumuşatıcıya...

Güzel bir gün bugün ama... Müziğin sesini sonuna kadar açmalık, camın kenarından sinsi sinsi gözüne giren güneş ışığına kurban olmalık bir gün...Bugün Tarkan dinlemedim diyim siz de inanmayın e mi? Sabah "Kimdi" yi açıp dansettim yine. Allahım kurtar beni!




25 Aralık 2010 Cumartesi

Buon Natale! Bir de ben keko yuttum

Roma’dan dönüş tam bir felaketti… Roma o kadar başkaydı ki o kadar olur… Dönüşlere bitişlere terk edişlere hafif yüreğim bu bitiş sonrasında filleri tekrar çağırdı. Dönüşümden beri filler oturmakta tam orta yerinde kalbimin. Yaşamak istiyorum orada ya da yaşamak istediğim yeri bulana kadar gezmek istiyorum. Çok özlesem de zaman dursa ya burada.

Burada her gezdiğim şehrin sonunda aynı şeyleri yazdım belki de sanat, tarih, şehrin klasikleri, şaraplar, sohbetler, o şu bu… ama şöyle bir durum var ki Roma kelimelerime sığmıyor. Çok mu abartıyorum acaba derken bilgisayarımdaki ve kafamdaki resimleri tekrar gözden geçiriyorum, yok annem.

tuttuuum!


bir mantar küpemi Roma aldı, feda olsun.


Mishitom!




Hard Rock





my favourite


Spanish Steps


Her şey yaşanması gerektiği gibi yaşandı Roma’da, her yere gidildi, bitti, geldik. Geldiğimden beri sayıklıyorum, kendime gelemedim. Ayku’ya hadi diyorum Roma diyorum… Yeri geliyor ilerde yaşanmışlığın aşkımı öldüreceğinden korkuyorum vazgeçiyorum. 3 günlük Roma aşkımı da alıp gideyim istiyorum.

Sıkıcı Vercelli günleri yaşıyoruz… ama ışıl ışıl Christmas sokakları mutlu ediyor beni. Yürüyüşlerime yeni arkadaşlar yeni sohbetler katıyor, sonrasında yeni kahveler deniyorum… Yeniler tükenmeden de İzmir’ime dönüyorum.  Burada her şey yeni kalırken, ben eskiye, en sevdiğime doğru yola çıkıyorum.

Evet keman kısmı bitti postun gelelim şu ana, bana,

2 saat önce çayımla birlikte bir keko yuttum, Tarkan’dan “Kimdi” şarkısını açıp Tarkan kafa hareketleriyle şarkıya eşlik ettim…
Hoş geldin nostalji kekosu! Hoş geldin Christmas!

Sevgiler,

Buğulu cama tersten Roma yazan yalnız kalp.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Zıbank!


> sokaklar o kadar güzel ki burada… süslemeler, vitrin ışıkları, Piazza Cavour’daki Noel ağacı 1 ay öncesinden yerlerini alırken “nasıl bişi olucak yağğ bunların ışığı yanınca” merakım geçen hafta son buldu. Yaşasın Christmas!

> Şişmanladım! Lazanya, pizza ve makarna artık evime sokmayacağım 3 gıda ürünüdür. Saf 3 beyaza karşı daha sempatik duygular besliyorum şu an. Hele bir döneyim de pizzacıların motor lastiğini patlatıcam olum İzmir'de. Çok öfkeliyim.

> Boogie Nights’ı izlemişmiydiniz? Şu an soundtrackini dinliyorum. Vallahi de kalkıp oynarım.

> Ablam arayıp Londra çok güzel dedi. En kısa zamanda bir Londra gezisi için varım diyor!

> Oda arkadaşımın getirdiği Yiğit Özgür ve Uykusuz kitaplarıyla çocuklar gibi şenim 2 gündür. Kahkahalar buradan geliyor gençler. Room A301!

> Bugün düşündüm de gerçekten güzel kadın yoktur az votka vardır bence. Bu keko söylemi doğrulayacağım hiç aklıma gelmezdi amma Torino’da geçirdiğim International Week Event’i sonrasında böyle yahuşuklu İtalyan gençlerinin yanındaki kızları görünce başka bir şey gelmedi aklıma. Töbe. Neyse.

> Aynı eventte 13 (mübalağa ama 20 üstü değil kesin.) yaşında bir çocuğun yanıma usulca yaklaşıp belimden kavrayarak “do u have a girlfriend?” demesini napıcaz peki? Bu bir fantezi miydi yoksa kötü İtalyan İngilizcesi miydi orasını bilemedim.

> Yayın çıkartıyoruz bir hocamızla, yüksek lisans bitmeden bir yayınım olur belki. Ne hoş olur. Akademisyen mi yoksa metin yazarı mı olacağına henüz karar verememiş bu 25 yaşındaki andaval için belki bir dürtü olur. Bugün kendi bölümümü editledim. Bitirince zaferimi bir Efesle kutladım. Ehi. Evet burada Efes var.

> Haydi öpeyim ben o zaman.

2 Aralık 2010 Perşembe

Neckache from Venice

Venedik haftasonu sonrası böyle boynumdan sırtıma doğru bir ağrı geldi ki gitmek bilmedi. Havanın şekerliğinden faydalandık ve yürümelere doymadık. Tüm şehri yürüyerek gezdik desem hiç abartmış olmam. Gerçekten inanılmaz bir şehir. Hele bir de hava bizim denk geldiğimiz gibi pamuk gibiyse, yağıştan şehri su basmamışsa ya da sıcaktan kanallardan pis kokular ve farecanlar yükselmiyorsa falan... Tam zamanında gitmişiz gerçekten. Böyle denk gelmelere bayılıyorum çünkü hayatın bana pek sunmadığı nadir anlar bunlar(İsyan bayrakları açılsın!) Ben genelde planları yapar, cümle aleme duyururum, sonra mutlaka başına bir şey gelir o şahane planın, tüm hevesim kursağımda kalır. Ya da şöyle olur işte tam da bahsetmek istediğim başına bir şey gelmez, benim başıma bir şey gelir...Bu gezi, ay gitsem mi gitmesem mi, nasıl gidicez, ya soğuk olursa ya yağmur yağarsa ya şehri su basar da boğulup ölürsek gibi uç noktalarda yaşadığım endişe bozukluğu günlerime denk geldi. Son anda amaaaaaaan hadi! diyip kalkıp hazırlandım. Sonra çocuklara dedim bana da bir yatak hostelde pilis. Yollara düştük sabahın 5'inde (ucuz bilet. ehi)

Tren istasyonundan çıkınca süper bir manzara karşılıyor zaten seni. Bayıldım.


İki Fransız bir Çek bir Alman bir de orada buluşulan İspanyolla olan multi national Venedik gezimiz bu noktada başlamış oldu.

Hostele giderken yoldaki tükkanlara uğramayı da ihmal etmedik. Öyle bir yere girdik ki her şey handmade, Çin işi değil eminiz hatta kalıbımızı basarız atölyeyi gördük çünkü. Sonra bunları üreten genç delüganlı bize küçük bir şov yaptı. Kıkırdayarak uzaklaştık oradan. Uzaklaşırken maske küpe ve maske pin de peşime takılmışlar. Oley.





Hostelimize ulaştığımızda adeta şok geçirdik. Kanalın kıyısında hostel demeye temiz bin şahit isteyen bir oteldi orası bence. 5 kızdık hiç görmediğimiz 1 kızla daha koskocaman odada mışıl mışıl mis mis uyuduk. Tek problem kaloriferin çalışmamasıydı. Gece bu yüzden ısınmak için kendimi Aude'a sarılmaya çalışırken buldum, yatağın ortasından döndüm bu gereksiz hamleden.

Akşam Rialto köprüsünün orada bir aperitivocuya gittik. 4 euroya dünyayı yemiş üstüne 2 tane de güzel içki yuvarlamış olabilirim.



Allahım bir şehirde her yer mi güzel olur.

Sokakta yürürken birden küçük bir meydanda kemanını oracıkta açıp çalmaya başlayan insanlarla karşılaşabilirsiniz.



Yemekten sonra içkiler alındı yine güzel mi güzel bir piazza bulundu ve içmelere konuldu. İspanyol çocuk bize iskambil kağıtlarıyla yapılan numaralardan sergiledi. Biliyordum ben hepsini. Peeh.


Neyse sonra diğer kızların uykusu gelince biz de içkilerimize manzaralı hostelimizin önünde devam etmeye karar verdik. Çok güldük çok eğlendik içki şişesinden sevgili yaptık. Venedik sevgilisiz olmazdı zira.

bu benim kaslı Martinim.
Solda  Mr. Morietti (Aude) ve sağda Mr. Grappa (Nikola)






Bugünü bitirdikten sonra sabahın köründe uyandık bizi durmak bilmeyen bir yağmur ve güzel bir hostel?! kahvaltısı bekliyordu. Soluğu müzelerde aldık, yine başladı tabi taban tepikleri.

3 müze ve 1 Duomo'yla bir günü daha noktalarken tek içimde kalan şey şu oldu. Kaçırdık. F!



Gördüğünüz üzere 14 Kasım'da sona ermiş. Biz 5 gün geç kalmışız. Çok üzgünüz.



Sleepy Hollow


Piazza San Marco


Rialto

yağmurlu bir Venedik klasiği-imiş



Venedik klasikleriyle postuma son veriyorum. Koşuyorum oturma iznimi almaya...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Thesis Christ!*

Şimdi ben burda tez adına çok çok az şey yapıyorum ya, mesela 32 sayfalık makaleyi 1 haftada falan okuyorum, vicdanlardan vicdan beğeniyorum bu yüzden. Sonra düşündüm de Ayku gittikten sonra ki bu dün olur, aslında 1 buçuk ayda çok şey katmış buradaki yaşam bana. Birçok ülkeden birçok insan tanımak gerçekten işe yarıyor. Buraya Erasmus programının size ne katacağını düşünüyorsunuz? kompozisyon konulu bir şeyler zırvalamak istemiyorum ama gerçekten öyle. Bakın anlatayım;
2007 yılında Work and Travel dedikleri naneden yemiştim. Zevkliydi, eğlenceliydi, kendi paramı kazanıyordum, her gün bugün ne alsam diye fellik fellik alışveriş merkezlerini dolanıyordum, orada da yine bir sürü insan tanımıştım, Chicago'da havaalanına indiğimde baş örtümü çıkardığıma inanan Hispaniclerin ağzının ortasına çat vurmuştum vs. Oradaki dertlerim bu akşam ne içsek, votkayı neyin içine koysak da yurt görevlileri çakmasa, yarın işe hiç uyumadan mı gitsem yoksa bir saat uyusam da kendime mi gelsem gibi teenage subjectlerinden oluşmaktaydı. İşim de şu, Six Flags eğlence parkında oyunların başında durmak para almak, üstünü vermek, oyunun kurallarını anlatmak, anneler oyun oynarken çocuklarını mıncırmak vs. Evet koskoca insanlar oyun oynuyordu. Çocuğu orada yalvarıyo anne bir kere de ben, lüffen anne lüffen diye. Nasıl bir hırssa şeker gibi bebeye çakıcak tokadı neredeyse...Kaybedip de ağlayanlar mı ararsınız, 3 dolarlık oyunda 200 dolar harcayanlar mı. Hepsi beyinsizdi kısacası. İşte ben bu oyunlarda 10 saat ayakta duruyordum haftanın 5 günü. 17 yaşındaki Amerikalı veletler gelmişler çalışmaya, yazın ne yapsak da dötümüzü küçültsek demişler "Lead" olmuşlar emir veriyorlar bana. Öldürüvericektim hepsini. Sonra alıştık, sevdik, gitmeden fotoğraflar, keep in touchlar falan derken gelin görün ki bu 3 sene öncesinin aktivitesini şu an yap, sana her ay 10.000 dolar deseler yapmam. İnanmadınız. Evet yaparım üstüne varis çorabı da isterim ama.

Nerden bağlıyım şimdi. Hah 3 sene demeyin gerçekten o kadar farkediyor ki orada dediğim gibi "John'ların basement ı çok küçük bebeğim oradaki partiye gitmem ben!" başlıklı dertlerim dışında bir elim ançüezli pizzada bir elim birada gözüm de Chicago Cubs maçındaydı.

Burada ise gözüm kulağım insanlarda, neler yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar, neler görmüşler. Bir İranlı arkadaşım var mesela. 2 sene askerliği sonrasında buraya gelmiş. 84 lü ve üniversite 1 de burada. Halbuki bir üniversite bitirmiş zaten. 4 tane kitap çevirisi var. Zor atmış kendini buraya. Sorarsan o kadar özlüyor ki ama yaşayamam orada diyor. Askerlik sırasında neler gördüğünü anlatırken boğazı düğümleniyor. Yarıda bırakıyor hep. Seçim sonrası olaylarında bir kızı nasıl hırpaladıklarını ve hapishanede ona neler yaptıklarını anlatamıyor bile.



Dertlendiğim, sabırsızlandığım, paniklediğim şeylerin ne kadar anlamsız olduğunu burada gördüm. Umuyorum döndükten sonra unutmam. Ne kadar üzücü, başımıza gelmeyen, gelmeyeceğine inandığımız olayları dinleyip oh! çekmek. Gelmeyeceğini kim ya da kimler sölediyse artık... Bunları bilmiyor muydun? Dinlemen mi gerekiyordu birinci ağızdan? derseniz, biliyordum ama hem gözlerden hem sözlerden dinlemek, içine sürüklenmek, dertlerin üstüne yazılmış şarkıları beraber söylemek başkaymış.

Değişiyorum her gün...Güzel şey.

Tez başlığımı değiştiremiyorum di mi? Wtf!




*Thesis Christ sözü yüksek lisans tezini yazarken hayattan soğumuş, doktoradan vazgeçmiş, askere gitmiş, gelmiş, mis gibi işine başlamış bir arkadaşımdan alıntıdır.

16 Kasım 2010 Salı

Eyyafyallayöküll dinlemem İzlanda'ya giderim!





Bu sabah hem de. Çok güzel oldu. Afiyets!

Ha bir de yanardağın ismini kopyala yapıştır yaptım otherwise imposibile. Yup yup.

15 Kasım 2010 Pazartesi

şekere bandıramadıklarımızdan mısınız?

Bir sürü kız görüyorum, nasıl da kibarcık, nasıl da minnoş, nasıl da cilveli. Kız arkadaşlarına bile cilve yapan kızlar var yahu. -Tatlım aramışsın? -Geldim cicim geldim -Ay güzelim o kadar özlemişim kiiiii şeklinde konuşup rabbimin bana verdiği azıcık sabrı da zorlarlar. Her ortamda üstlerine titrenir, yeni ortamların inci tanesi, erkeklerin göz bebeğidir onlar. -Abi tam evlenilecek kız yalnız. muhabbetleri döner üstlerinden. Özensem mi, iyi ki de öyle değilim nan diye sevinsem mi bilemedim. Ben zaten odunum benden geçti de arada düşünmeden edemiyorum. Bu düşünceler isyana dönüyor -N'olurdu Allahım ben de azcık çıtkırıldım, ince kemikli, ince sesli, kız arkadaşlarına kur yapan bir kadın oleydım diye. İmkanı yokmuş ki onun. Ne ana cilvenaz ne baba. Annemden ne gördüysem onu uyguluyorum zaten günlük hayatımda ve ilişkimde. Tüm eleştirdiğim taraflarını atmışım bohçama yürüyorum. Yaş ilerledikçe nasıl da çıkıyor onlar ortaya. Zamanında uğruna bir tarafımı yırttığım tüm tavırların hepsi buyrun gelin bende. İlk annemin cümleleri ve ses tonuyla konuştuğumu anladığım vakit nohut (endişeli) surat ifadesine bürünüp ablama serzenişmiştim. O da ohohoho hoşgeldin dünyama, 30 yaşından sonra artık çok daha eminim annem olduğuma dedi. Sinir olmuştum üf sen hep öyleydin de farkında değildin zaten dedim içimden. Sonra farkettim ki ben de hep öyleymişim aslında. Dulcuk konuşmalarımdan tutun Ayku'ya olan tavırlarıma kadar her şey meyd bay mama:) 


Anam garip anam şu satırları okusaydın...Odun denmez anneye. Terbiyesiz. Bir tek bunu derdin zaten. Sonra uzun bir süre konuşmazdın. Bir haftan var tertemiz. Yok bu pek tutmadı bak. Ben dayanamam öyle bir hafta konuşmamalara falan ama gel gör ki alınganlık bire bir. Alınganlığım dışında hiçbir ince tarafım yok işte. O alınganlık neden varsa zaten nefret ediyorum. Her bir eleştiride, en ufak bir ses yükselmesinde çenem titriyor yemin olsun.


Ne demiş idük...Şekere bandırılmış kızlar. O incecik bilekleri, parmakları çitlenesi kızlara özeniyorum işte ben. Küçük çantalarına, çantalarında taşıdıkları aynalarına, minnok ayaklarına (39 numero çok fazla. Cidden.), yan flüde üfler gibi çıkan seslerine, sevgililerini yerlere göklere sığdıramamalarına. Ay bir de öyle bir şey var. Ben sevgilimi ne kadar takdir etsem de, yaptığı jestlere, ettiği iltifatlara bayılsam da imkanı yok anlatamam. Utanırım. Bunlar bir anlatırlar ki pöff.

Güzel şeyler bunlar. Bir süre sonra evinin hanımı olacak bu şeker hatunlar çok mutlu olacak. Ben mi? Evde mi? Yok canım. Ben evde kalmış olmasam da kapıda kalacağım bu gidişle.


P.S: Ayku geliyor yarın. Halay mendilleri hazırlansın. lelelelele. Tren istasyonundan alıcam onu. Romantik aşk filmlerindeki gibi bir ortam olsun istiyorum. Kucağına atlıyım bacaklarımı dizden kıvırıyım, o da beni kucaklasın, döndürsün istiyorum. Yapar mı acaba? Nasıl da istiyorum şekerden kız olmayı şu an geldi bak geldi. Ay ya!

3 günlük Ayku tatilim, merhaba sana...

14 Kasım 2010 Pazar

The Passion of Artemisia

Buraya gelirken bavulumu hınca hınç doldurmuştum. Kazaklar, hırkalar, botlar, çizmeler...Halbuki azıcık bir şey alacaktım yanıma buradan alışveriş yapacaktım. Soğuk olur toton donar dediler gözümü korkuttular. İyi ki de doldurmuşum aslında burası ateş pahası. 1 ayda sadece 3 parça bir şey aldım. Bir tanesi Defnoş'a. Kitaplarımı getiremediğime üzülmüştüm en çok. Sadece tezle ilgili zımbırtılar dışında arkadaşımın doğumgünü hediyesi "Küçük Arı"yı getirdim. O da çerez gibiydi. Hop bitti 1 haftada. Artık tez okumalarını ertelemek için hiçbir bahanem kalmadı derken Floransa gezisi sonunda grande "Uffizi" den bir kitap daha aldım tam çıkıştaki bookstoredan. Gözümü şaşı yapan harika heykeller ve resimler arasında gezerken Torino'da gitmeyi planladığım Caravaggio sergisini burada buldum. Oh dedim bir taşla ve 7 euroyla hem Uffizi hem Caravaggio.
Judith- Artemisia Gentileschi
Fransız bir arkadaşımla geziyorduk Uffizi'yi. Bol zö ve lö lü ingilizcesiyle beni benden almıştı ki Amerikalı bir turist grubu bulduk. Allahh be, mal mal bakmıycaz resimlere sonunda hikayelerini de dinleyebilcez diye sevindik. Fransız zö are lucky dedi takıldık peşlerine. Hoppala yarim pek güzel şeklinde ağzımız açık dinlerken rehber bir resimde durdu ve kadının elinin cinsel organında olmasını küçük şakasıyla taçlandırdı ve buna 10 saat güldü. Bu densizlik bizi dumura uğratmış olsa da, sadece elimizi alnımıza koyduk gözlerimizi kaydırarak "Oh mon dieu" dedik. Uffizi'yi 23823782382 kere gezmiş olduğu için stand up guiding diye bir şey tutturmuş olabileceğini düşündük çok üstünde durmadık. Sonuçta beleşe bilgi alıyoruz orada. Kalitesini sorgulamak gibi bir lüksümüz yoktu. Kesinlikle gerekiyor bir rehber böyle yerlerde bir de. Yoksa nereden bilecektik Raffaello'nun ölümünden hemen önce yaptığı resimle en verimli döneminde yaptığı resim arasındaki farkı. Tamam diyebildik tabi bu karamsar, bu pek şenlik ama ben şöyle bir yorum getirirdim herhalde adamın kafası atmıştır, tam makarnasını yaparken tüp bitmiştir efendime söyleyeyim boyası bitmiştir, fırçası kırılmıştır vs. Neyse sonuç olarak demedim böyle şeyler. Zö genius. Neyse. 3 saat sonunda Uffizi bitti, Caravaggio sergisine indik. Sergide kaybettik biz bu rehberi benim yüzümden. Kız hadi hadi diyor yok diyorum sen git. Bakakaldım Judith'e. Artemisia Gentileschi'nin Judith'ine. Caravaggio'nun Judith'i de muhteşemdir ama bu gerçekten dondurdu beni orada.

Gentileschi'yi o zamana kadar bilmiyordum ben. Kadın olduğunu da bilmiyordum. Sadece resmi gördüm ve bu farklı dedim. Bunda nefret vardı, tatmin vardı Judith'in gözlerinde Caravaggio'nun pişman Judith'inin aksine. Deli gibi tutuşuyorum ama Artemisia'nın hikayesini öğrenmek için. Belki de bir hikayesi yoktur diyorum bir yandan. Sonra diyorum yok yok kesin var. Neyse herhalde bir 20 dakika durdum resmin önünde ta ki kadının biri dürtene kadar. Görememiş signora. Pef. Sonra dedim hay aksi rehberi de kaybettik. Hemen çıktım gittim bookstore a muhakkak bir şeyler bulurum orada dedim ki buldum. Nasıl heyecanlandım. "The Passion of Artemisia". Aldım hemen kitabı.

Artemisia İtalyan Barock dönemi ressamlarından. Floransa'da akademiye kabul edilen ilk kadın ressam. Bir Caravaggio influencer ı. Küçük yaşta başlıyor çizmeye ressam babasının etkisiyle. 18 yaşında babasının arkadaşı resim öğretmeni tarafından tecavüze uğruyor. Çok defa. Roma'nın katı kurallarıyla aşağılanıyor, işkence görüyor. "Leke"sinin temizlenmesi için babasının uygun gördüğü kendisi gibi ressam olan biriyle evlenmek zorunda bırakılıyor. Roma'dan Floransa'ya gidiyor. Floransa'da yeni bir hayata başlıyor. Nefret dolu Judith gözleri Artemisia'nın gözleriymiş bildim. Demiştim bir şey var diye. Kin var intikam var kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı var. Sustuklarını çizmek var. Okuyun dedim bile.





10 Kasım 2010 Çarşamba

sansür her yerde.


Bugün odamda yalnızım ve hastayım. Zaten bu yüzden yalnızım. İkisini de yazmama gerek yoktu aslında. Eğer hastaysan yalnızsındır. Burada anam babam bacım yok ki başımda dursunlar. Zaten artık eşşek kadar olduğum için afedersiniz onların da başımda durmasını beklemem yersiz olur. Neyse sonuç olarak kimse başımda durmuyor, başım ağrıyor, ateşim var, sesim boru gibi vs. ama ben yine de dipçik gibi yazıyorum. Ders çalışıyordum aslında sonra yattım. Sonra huzursuz oldum kalktım. Burada bir de şey var çok komik hastalıktan burnumdan kan gelse de yatmıyorum. Ule İtalya'dasın yatılır mı hiç zaten kalmış 2 ayın gez toz diyor bir yanım,  gudubet ve hasta olan yanım da Otur aşağı kafan kazan, gezdiğin yeter gari diyor. Egeli gudubet. Ben bu Egeli gudubeti dinledim bugün. Torino'ya gidicektim halbuki. Guido (danışmanım) mail atmış bugün bir konferans varmış Türkiye'nin Avrupa Birliği süreciyle ilgili. Fuat Keyman'ın da konuşmacı olduğu bir konferanstı bir de. Çok istedim gidiyim, dinliyim, tanışayım, konuşayım.Yapamadım.

Başlıkla çok alakasız bir şeyler yazdığımı kapımı çalan arkadaşımın gidişiyle anlıyorum. Ne demek istedim acaba, neye isyanım vardı da öyle bir başlık attım? Hastalığımla başlayıp nerelere götürecektim ki monoloğu...Hatırladım, hatırlamaz mıyım...İsyanım sözlerimi yarım bırakanlara dostlar...Huzur için susuyorum ben. Tek aradığım huzur oldu hayatta. Bir daha hiç karşılaşmamayı dilediğim anlar için susuyorum. Böyle değildim, çenemi tutamazdım, yüzüne söylerdim birinin ne düşünüyorsam ne hissediyorsam, patavatsızlıksa adı hah işte onda üstüme yoktu. Sınırını kendimce bilirdim ama. Şimdi burada sustum hep ne dendiyse ne duyduysam sustum huzurumu kaçırırım diye... Artık buna ne dersiniz bilemem. Belki büyüdüm belki sabırlıydım, belki de umursamadım. O zaman neden konuşamadığım anlarda kalbim sıkışıyor? Son seçeneği eledim ama kararımı verdim çok yakında tekrar konuşacağım. Hiç susmamak üzere.

Bu arada hafta sonu Mont Blanc'a gittim. Ana rahminde yurtdışına çıkmış olsa bile gezdiği ülkeler içinde bunu sayanların iticiliğiyle Fransa'ya da gittim denebilir. Hoho. Fransa sınırına gittim. Alplerin eteğinde hamburger yedim. Nasıl güzel di mi? Aferin bana di mi? :) Şarap ve peynir tabağı değil dikkatinize...Hamburger. Pek güzeldi. Görmek ister misiniz?

Güneş vardı, kar vardı. Daha ne olsundu.

Orada bir köy vardı uzakta ama benim köyüm değildi.
Christmas hazırlıkları başlamış, Alplere uzanmıştı.




Öperler...


9 Kasım 2010 Salı

şakalar komiklikler

Ben burada pek bir şakacı oldum. Herkesi annem Yunan(Yunanlııı ooo diye atlamayın, doğrusu Yunan, lütfen, mucuk) diye kandırıyorum. Zaten Yunanlara çok benziyorsun filan diyenler oluyor. Zaten Türkler ve Yunanlar benzer demiyorum yalanımın ortaya çıkmasından korkuyorum zira. Nereden esinlendin derseniz, anne tarafı Giritli bir de hiç Türk'e benzemiyorsun edalarına hı hı evet öyle diyorlar demekten çok sıkıldım. Eğlence kattım burada hayatıma fena mı oldu? White lie white lie avutmacası...Bazı cingözler de Yunanlarla Türkler düşman birbirine biz öyle biliyoruz nasıl olmuş bu evlilik bir anlatıver diyor. Aşk diyorum sadece aşk...Bazen drama katıyorum annemin ailesi babamı istememiş kaçmışlar diyorum. Çok heyecanlanıyorlar, seviniyorlar filan. Bazılarına da İrlandalıyım demeyi düşünüyorum. Bu yalanımızda da babamızdan esinlendik değil mi Berna? Babam küçükken ben, öz annemin İrlandalı olduğuna doğar doğmaz beni üvey annemin (Yunan olan) kollarına bıraktığına inandırmıştı. Kızıl ve çilli olmamla ilgili çok tantana döndü ama en bombası gerçekten buydu. Uzun bir süre kendime gelemedim.

Evet. Yalancıyım ve İrlandalıyım.

?

25 Ekim 2010 Pazartesi

işte geldim burdayım

Biliyorum bugün Vercelli'ye geleli tam 14 gün oldu ama ay şu oldu da yazamadım ay bu oldu da bilgisayar şeyetti gibi bahanelerle gelmeyeceğim. Her şey güzel, çirkin, iyi, kötü, hoş, zevkli, komik, hoppidik, ciddi, sıradan, inanılmaz, olağanüstü falan...Bir sürü karmaşık duygu yaşıyorum buralarda ama tek bir şey söyle a kadın derseniz mutluyum derim.
Özlüyorum...Bir de olumsuz birkaç şey eklenince daha çok özlüyorum. Korkmayın olumsuz derken çok olağan olumsuzluklardan bahsediyorum bazen çılgına dönebiliyorum ki beni bilirsiniz çılgına dönmek konusunda üstüme yoktur:) Onun dışında çok sevdiğim Pakistanlı arkadaşlarım var. Hayatımda tanıdığım kibar ve centilmen kişileri toplasam yine de onlar kadar olamazlar... Ayku'yu ayrı tutuyorum tabi ki. Aku artık Ayku oldu bu arada:) Aykut da çok yakında. Defne artık telefonda seni çok özledim diyebiliyor. Kuzum.
İtalyanlar aynı Türk geyiğini daha sonra yapacağım. İlk geldiğimde ben İngilizce konuşurken onların anlayıp da İtalyanca cevap vermelerine sinir olmuştum şimdi seviyorum minnoşları.
 

Buraya yazmam çok sık olamayacak sanırım. O kadar güzel yurt yapmışlar her şeyi var ama wireless yok. Olmadığı gibi tek kablo veriyorlar. Ders çalışmayı teşvik etmeye çalışıyorlar sanırım ama böyle işe yaramaz birinin onlara söylemesi gerekiyor. İtalyancayı söktüğüm vakit o kişi ben olacağım. Şimdilik bu kadar oldu. Gece yazmayı seviyorum ama o da mümkün olmuyor.
P.S: Yağmur ve rüzgar Vercelli'yi terk etmez iken ben bu halini de sevdim. Tam sıcak Pakistan çayı* veya kahve alıp film izlenecek gün...Yapacağım zira bir sürü filmim var.

*Kava ya da Cava: İnanılmaz güzel bir yeşil çay. Buono Appetito a me:)
kahve pek güzel ama kızgınım şeker koydukları için. senza zucchero demedik mi ule

1 Ekim 2010 Cuma

Vercelli yolları taştan.

İtalya'ya gitmeme tam 10 gün kaldı. Vercelli diye bir yer varmış o yüzden hayal oldu olmayan yere gidiş maceram. Bildiğiniz bavulumu alıp uçağıma binip gidiyorum bilinene doğru. Benden önce gidenlerle konuştum. Pek eğleniyorlar. Milano moda haftası vs. baya aktif Erasmus gençleri şeklinde paylaştılar aktivitelerini. 3 ay güzel geçecek şüphesiz ama özlemek korkusu tüm vücudumu sardı. Daha önce de özledim. Bu sefer başka bu sefer Defne var. Dün ben İtalya'ya gidiyorum, ama gelicem hemen dedim. Minicik elleriyle tuttuğu tavşanıyla kafasını kaldırdı yüzüme baktı: -Dihme, Ge buraya dedi. Ağlamamak için yutkundum. Ona da bana da çok zor olacak. Tavşan tutan elleri telefona veya pc klavyesine uzanamıyor henüz. Nasıl yapacağız bakalım.

Vercelli-Piazza Cavour


Nişanlandım bu arada. Çocuk da yaparım kariyer de fikri cazip geldi bana. Yok yok abartmayalım nişan sadece bu. Tezim bitsin bakacağız. Demem o ki düğüne daha var. Herkes çok komik ama tepkileri anlıyorum. "Oo İtalya öncesi yüzükleri taktınız iyi taktik" tepkilerinden bahsediyorum. Akıllara böyle bir şey gelmesi normal ama dostlar lütfen beni bilirsiniz bilmiyorsanız da bilin öyle bir durum değil bu. 1 senedir konuşulan bir şeyi icraata dökme hususu sadece. Daha İtalya belli olmadan yani. Neyse ki kulak asmıyoruz, golümüzü atıyoruz, yüzüğümüzü öpüyoruz.

Bu arada çok güzel bir ilişkinin mimarı olmanın verdiği haklı gururla sırıtıyorum bugün. Hani koca kadınlar der ya 3. gözüne kurban olduklarım: Ben sizi rüyamda gördüm. Öyle değil. Bu işte mistik bir olay yok gerçekten. Sadece aklıma geldi, zevzeklik ettim, laflarım her zaman olduğu gibi ağzımda durmadı ve oluverdi. İkisini de çok severim. Birini daha çok:) Onlar mutlu olsun biz daha çok olalım bey diyorum Aku'ya.


1 ay sonra yanıma geleceği için Aku özlemimi derinlere gömdüm. Orada geçireceğimiz güzel zamanı düşünüyorum sadece yoksa aptal duygusallığımla gideceğim son günleri dar ederim. Ağlarım, susmam.

Saçımı kestiriyorum gitmeden. Hemi de kısacık. Korkmayın kökü bende ajdhjsdkjsanxdcksnsk. Benimle arkadaşlığınızı bu lafımdan sonra gözden geçirebilirsiniz. Saçlarımı saklasam mı diye düşünüyorum 6 yaşında saçını ilk defa kestiren küçük kız çocuğu misali. Nasıl kestirsem bilemedim tavsiyelerinizi bekliyorum tam da bu noktada.


Şimdilik hoşçakalın artık Vercelli'den bildireceğim...

17 Eylül 2010 Cuma

mila's daydreams

Şu güzel bloga lütfen bir göz atın: http://milasdaydreams.blogspot.com/

Analar neler doğurduğu gibi bir de bakın neler yapıyorlar...:)

laundry day-en sevdiğim


p.s: teşekkürler ruhçuk!

10 Eylül 2010 Cuma

Abi, bi U2'ya bakıp çıkıcam.

Evet evet gittim. Sıra bekledim, ıslandım, saha içindeki konumum nedeniyle vücut açım 3 saat sürecek bir bel ağrısını getirdi, konseri ablamın arkadaşlarıyla izledim (aku gelemedi!), sıra beklerken acıktım, burada abiler devreye girdi ve küçük kardeşe hemen bir köfte ekmek alındı, tam yerken yağmur başladı, ekmek ıslandı, o arada sahaya girildi, bira içmek istedim, küçük kardeşe bira alındı...Abiler sağolsun, hepsine selam olsun.




Her şey iyiydi hoştu da yıllar sonra karşılaştığım  bu abiler tayfası keşke beni ceyo terliklerle basket oynayan bebe olarak hatırlamasaydı. Neyse. Güldük, eğlendik. Ufacık idüm zaten o vakit. Yazlığımıza 6 tane delüganlı geldi ve beni terliklerimle basket oynamak için ikna ettiler. O zaman basket oynayan, zincir takan asi bir çocuktum. 2 metrelik adamlara kafa tutamayacak kadar asi olamadın ya o zincir neyine senin derler adama , acımayın söyleyin. Beni ortopedik terlik o bişeycik olmaz diye kandırdılar. Sonuç: bileğim burkuldu, şişti falan. Hatırlayınca güldük ama o zaman çok kızmıştım hepsine

Gelelim U2'ya;

Küçük kardeş, 12 yaşındayken rol modeli olan ablasından duyduğu, her şarkısını çirkin İngilizcesiyle ezberlemeye çalıştığı U2 adlı naçizane grubun konserine ancak bir küçük kardeş olarak giderse nostalji tam anlamıyla yaşatılmış olurdu ki öyle oldu. Konserle ilgili detaylar hem güzel hem de talihsiz serüvenler dizisi şeklinde gelişti. İşte dediğim gibi yağmur yağdı, sıra bekledik vs. Saha içine geldiğimizde tüm olumsuzluklar yerini Snow Patrol adlı sevimli gruba bıraktı. Ben "The Last Kiss" filminin soundtrackinden tanışmıştım  kendileriyle zira bir tek Chocolate adlı şarkıyı biliyordum ki 2. tıngırdatma bu şarkı oldu. Şükürler olsun dedim. Söyledim de söyledim.

sahne aşağıya falan indi, çok acayipti
Ah işte sonra çıkıp geldiler. Bono ve şarkılar bir yana dursun sadece sahne şovundaki o teknoloji için bile görülmeye değer bir konserdi. Güzel güzel şarkıları dinlerken Bono'nun Egemen Bağış'a teşekkür gafleti statta yuhalansa da Bono güzel bir manevrayla durumu toparladı. Siyasetçi isimlerini dile getirmeme sözü verdi. İsabet oldu. Senelerdir insan hakları ayağına Türkiye'ye ayak basmayan, parayı görünce hooop çark eden, arayı açmayalım edalarıyla özür dileyen senelerin grubunu dinlemeye, gerçekten iyi müzik dinlemeye geliyoruz.
Zülfü Livaneli şoku yaşadık bir de. Adam çıkageldi. Düet yaptılar Bono'yla. Sonra Zülfü Livaneli başladı "yiğidim aslanım..." Stadyum inledi adeta. Hoş oldu aslında. Şey gibiydi, ülken olmayan herhangi bir yerde ana dilini konuşan biriyle tesadüfen karşılaşmak, sohbet etmek, duygulanmak hatta anlamsız bir coşkuya kapılmak gibi. Hepimiz o coşkuya kapıldık işte. Hatta konserin en sevdiğim kısmı Zülfü Livaneli'nin geldiği andı diyenler bile oldu. Sinema, tiyatro, konser  gibi aktivitelerin çıkışında kalabalıklar içinde insanları dinlemeyi seviyorum.

Bir konser daha arkasında bıraktığı yoğun bir bel ağrısı ve sabah dillerde yer eden nameler ile sona erdi.


Bugün  Paul Greengrass'ın "Bloody Sunday"ini izledim. İnsan hakları yürüyüşünde İngiliz askerleri tarafından  sadece düşündükleri ve haklarını aradıkları için öldürülen İrlandalılar'ın kanlı Pazarı. O tarihi günü anlatıyor işte film...


aha da film
U2 sonrası bu filmin denk gelmesi de kaderin bir cilvesi olsa gerek dostlar.


Konser genel olarak çok güzeldi, İstanbul hala yaşanamayacak kadar keşmekeşti, Hisarüstü evi sakinlerini yidimdi, Asmalı Mescit dostları da pek bir özlenmişti doğrusu. Kısa bir İstanbul gezisi için bu yazdıklarım yazacaklarımın teminatıdır. hohoyt.





Asmalı Mescit, Eylül'10



3 Eylül 2010 Cuma

2 Eylül 2010 Perşembe

Havet.

Referanduma yaklaşırken evet de hayır da desek Erkan Yolaç gibi hoppaa! şeklinde zıplayan zihniyetin arasında kaldık. Ben mi? Ben her maddenin ayrı ayrı oylanmasından yana olanım, işte ben bu nedenle havet! diyorum. Pardon, öyle bir şey yok. O zaman Hayır! Dayatmacı olduğunuz için hayır, bunda art niyet gördüğüm için hayır! Demokratikliğimi sorgularsanız işte orada durun derim. Bana demokratik olabileceğim bir ortam sunmadınız ki!!!

Bir de bunu okuyun.




NE “Evet”te, ne “Ha-yır”da hayır yok! Bir kere bunu bilelim, Hayır’ın (en azından benim için) anlamı başka.




Öncelikle, “Bakın, demokratikleştirici bir sürü madde olan Anayasa değişikliği paketine ‘hayır’, diyorlar demek ki demokrat değiller” hesabı yapıp, özene bezene ‘kafa karıştırıcı’, ‘köşeye sıkıştırıcı’, ‘şekere katıcı’ bir paket tasarlayanların hesaplarını boşa çıkarmak için, köy kurnazlığına teslim olmamak için hayır!

İki kere iki dört!

HALİS DEĞİL

Niyetler halis olsaydı, iktidar partisi, paketteki değişiklik maddelerinin ayrı ayrı oylanması önerisini kabul ederdi veya en doğrusu kendisi baştan böyle bir yol izlerdi. Yoksa, mahiyeti birbirinden çok farklı değişiklik önerilerinin kopmaz zamkla yapıştırılıp sunulmasının, bunda ısrarın, halis niyetle açıklanır tarafı var mı?

Anayasa Mahkemesi’nin kararının da, bu hususla hiçbir alakası olmadığı için benim tavrımı belirlemekte etkisi yok! Zaten artık Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere her kurumun saygınlığı ve ciddiyeti tartışmalı hale geldi. Herkes işine gelen kurum ve kararı ciddiye alıyor, meşru sayıyor. O da ayrı mesele!

Ben, Anayasa değişikliği paketine ilişkin referandumda, öncelikle yutturmacılığa, dayatmaya, gözbağcılığına karşı durmak adına, hiç tereddütsüz “Hayır” diyeceğim. Bunu, özellikle şimdiden açıklamak istiyorum.

Ardından tekrar, bu ülkenin ihtiyacının topyekûn ve bir bütün olarak daha demokratik bir Anayasa değişikliği olduğunu hatırlatmak istiyorum. “Madem tamamını değiştirmiyoruz, bir adım atalım, kısmen değiştirelim” devri bitmiştir. Kürt meselesinin çözümü de, ciddi bir Anayasa değişikliği zemini gerektirir. O nedenle konu sanıldığından daha acildir. Kimse kendini veya diğerlerini, hâlâ ‘bebek adımları’ ile kandırmaya kalkmasın, iş işten geçmesin.

Son olarak, gerçekten demokratik bir Anayasa veya gerçekten demokratik bir değişim paketi, “Ben yaptım, bu kadarını yaptım, bu şekilde yaptım, hadi demokratsanız kabul edin” üslubu ve yöntemi ile yapılmaz.

Her şeye rağmen, demokratikleşme adına bu pakete olumlu bakanlar, “Evet” diyecekler olacaktır. Bir konuda benzer şeyleri hedefleyenler de bazen farklı yolları olumlayabilir, bu noktada farklı düşünüyor olabilirler. Ancak onlara tavsiyem, demokratik kaygılarla “Hayır” diyenlere akıl öğretmeye kalkmamaları! Zira, demokratikleşme açısından en önemli sorunlarımızdan biri de, bir süredir seviyeli ve ciddi bir tartışma imkânını ortadan kaldıran, “dayatmacı demokrasi söylemi”!

İktidar ne yapsa demokratik bulan Bremen mızıkacıları bir yana, aklı başında insanların, zaman zaman bu dayatma üslubuna müracaat etmesini, en hafif deyimle son derece ‘kaygı verici’ buluyorum.

HADDİNİZ DEĞİL

Bu arada, çoktan referandum havasına giren Bremen mızıkacılarına da baştan söyleyeyim; kimin demokrat, kimin antidemokrat olduğuna karar vermek onların haddine değil! Ne zaman bu türden bir ortam oluşsa, ‘yetenek sizsiniz’ sahnesi sanıp, dikkat çekmek için laf ebeliğine girişen takımdan olanlar boşuna çene yormasınlar, bu dönem geçince gene oldukları yere dönecek, ciddiye alınmamaya devam edecekler.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Hayat işte.

Düşen sıcaklıklar, yağışlı hava baş ağrılarına yol açtıysa da pek hayırlı oldu. Pikeye sarılmayı hatta kafamı altına sokup nefesten kesilinceye kadar orada kalmayı, pikenin içinden elimi uzatıp alarmı ertelemeyi pek özlemişim. İşteki son günüme yaklaşırken İtalya hazırlıkları dışında başka hazırlıklar var sırada. Nişanlanmak. Ne garip. Bundan 3-4 sene öncesine kadar annemle babam ben evlenirken yaşlı olacaklar pöff diye hayıflanıyordum. Artık ne düşündüysem 40 yaşında evlenmekti sanırım planım. Daha evliliğe vakit olsa da nişanlanmak diye bir şey var öncesinde. Biz de onu gerçekleştireceğiz. Nasıl bir hisse artık bir anda konuşulmaya başlıyor böyle şeyler. Bir taraf demiyor ki hadi nişanlanalım. Zaten öyle de denmiyor evlenelim dedikten sonra dur ya öncesinde bir de nişanlanmak gerekiyordu sanırım diye durup düşünüyoruz. Sonra gün bu gündür diyip hazırlıklara başlıyoruz. Hayat işte. Demek ki böyle oluyormuş bu işler demekten de kendimizi alamıyoruz. 6 yaşından beri bugünü bekleyen kızlardan pek olamadığım için heyecanım sadece onunla beraber bir hayat fikriyle başlıyor. İşte bu fikir kararı tetikleyen oluyor.

Her şey tamam herkes onayı verdi ancak bu izdivaca sıcak bakmayan tek bir isim kaldı: Defne.
Yüzükler takılırken "no no" diye araya girecek "ge buraya" diyip beni kapıda bekleyen pusetine atacak, götürecek oralardan. Hayır demiyor no no diyor. Baby tv bebesi deli:)

işte o küçük minnoş

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Sıkıntı Cumartesisi.



Kalbimin üstüne yine filler oturdu. Üstelik bugün Cumartesi. Genelde Pazartesi sabahı yaşarım ben bunu. Düşünmenin sonu yok! Ben hep düşüneceğim. Hem de en detayını. Benim içim rahat sen keyfine bak diyemeyeceğim hiç bir zaman ya da hiç bir zaman yastığa başımı koyar koymaz uykuya dalamayacağım. Bu yüzden olmuyor zaten. Ben değişemez iken kimsenin de değişmesini beklemeyeceğim. O zaman tek bir çözüm var onu da söylemeyeceğim.